zemheri ayında gül ister benden..

2006-09-10 00:37:00


 GÜL-BÜLBÜL
  Beyit:

"İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile
Gül budağının mizacına gire kurtara su"

Şöyle demek: "Gül budağı meğer güle renk verme bahanesiyle bülbülün kanını içmek istiyormuş.

(Varın suya söyleyin de) su, gül budağının damarına girip (onun susuzluğunu gidererek) bülbülü kurtarsın."

Şöyle de demek: "Gül budağı meğer bir hile ile bülbülün kanını içmek istiyormuş. (Varın suya söyleyin de) su, gül budağının mizacına göre hareket ederek (yolunca giderek) bülbülü kurtarsın."

Beytin edebiyat sanatına ilişkin açılımlarını bir yana bırakıp biz, gül ile bülbül arasındaki hileli durumu anlatalım isterseniz.

Hani bülbül, gül için yanıp yakılarak çılgınca aşk şarkıları söylerken gül dalları arasında dolanır durur ya!.. Onun isteği aslında güle karşı yaptığı niyazların kabulüdür. Ne var ki gülün (sevgilinin) çevresi dikenler (rakipler, düşmanlar) ile çevrelenmiş durumdadır. Üstelik gül budağı, o rakiplerin eline kılıç gibi dikenleri vermiş, bülbülün kanını içmek istemektedirler. Tıpkı efsanedeki gibi...

***

Efsane: Gül, su ile büyür ve susuz olamaz. Ancak efsaneye göre o, su ihtiyacını genellikle bülbülün kanıyla karşılamaktadır. Öyle ki çılgın âşıkı bülbül nağmeleriyle kendinden geçerken gül de naz uykusundan uyanıp onun kanını içiverir. Bilindiği gibi goncanın açılması için bülbülün bütün gece boyunca aşk neşîdelerine devam etmesi gerekir. Gül, âşıkının kendisi uğruna ne kadar fedakarlık yapabildiğini görmek için önce dallarına konmasına izin verir, sonra da onun mestliğinden yararlanarak dikenlerini batırıp bağrını kanatır. Böylece bülbülün kanı, gülün dikenlerine sızıp goncaya ulaşır ve ona renk katar. Güle kırmızı rengini veren de zaten bülbülün aşk için akıttığı bu kandır. Yoksa gülde bu kırmızı güzellik olmazdı. Öte yandan, bülbülün çığlıklarına aldırmayan gül, aslında seveninin kanına susamış, susuzluğunu bu yolla gidermeye çalışan bir sevgili konumundadır. Burada bir âşıkın yapacağı fedakarlığın son ucu, yani aşk şehidi olma tavrı vardır.

Şimdi beyte geri dönelim: Şaire göre su, bülbülün damarına girip, yani onun mizacına uygun hareket edip hile ile onu kandıracak ve belki bülbülün kanını içme niyetinden caydıracaktır. Diğer bakışa göre de su, gül budağının damarına bir renk olarak girip gülün kırmızı rengini sulandıracak, belki rengini açacak; gülün kızıl rengine âşık olan bülbül de böylece ondan soğuyup canını kurtaracaktır. Bülbül ile gülün arasındaki bu renk alış verişi doğunun en kadim efsanelerinden biri iken yukarıdaki beyitte Fuzuli'nin Hz. Peygamber'den şefaat dilemesine vesile olmuş (Su= Hz. Muhammed ve O'nun yolu; yani rahmet, Gül= masiva, Bülbül=Hak âşıkı, Budak ve Diken= nefis), ondan yaklaşık 500 yıl sonra da Oscar Wilde'ın "The Nightingale and the Rose" hikayesinde modern hayata merhaba demiştir.

***

Hikaye: Fakir bir öğrenci sevdiği zengin kızı dansa götürmek ister ve cesaretini toplayıp ona teklifte bulunur. Kız, eğer kendisine kırmızı bir gül getirebilirse sabaha kadar dans edebileceklerini söyler. Ne ki mevsim henüz gül mevsimi değildir. Buna rağmen delikanlı büyük bir sevinçle kırlara koşar. Arayıp tarar, ama gül bulamaz. Bu umutsuzlukla ağlamaya, inlemeye başlar. Bu arada onu işiten kertenkele, kelebek, papatya, menekşe vs. hep ona acıyarak bakarlar. Bir tek bülbül, onun şahsında gerçek bir âşıkı görür. Kendisinin, bir ömür boyunca aşkın acıklı şarkılarını söylemekle beraber böylesine ağlayamadığını düşünür ve delikanlıya yardım etmeyi aklına koyar. Çünkü aşk, dünyanın bütün hazinelerinden ve bütün ömürlerinden daha değerlidir. Bülbül hemen çimenliğe koşar, bütün gül fidanlarını tek tek dolaşır. Hepsinden, delikanlı için ertesi sabah kırmızı bir gül verip veremeyeceklerini sorar. Yalnızca bir tek fidan, ertesi sabah kendisine kırmızı bir gül açabileceğini ancak bunun için bir şartı olduğunu söyler. Dalları şiddetli kışın etkisiyle buz tutarak kırıldığı için bülbül kanını ona verebilirse tamir olup gül açabilecektir. Bülbül bu şartı, aşk uğruna can vermek olarak görüp kabul eder. Tesadüf o gece mehtap çıkmıştır, ve bülbül, kalbini gülün kırık dalındaki dikene dayayıp şarkılar söylemeye başlar. O gece, bütün öteki şarkılarından daha güzel şarkılar söylediğini fark eder ve bu coşku ile kendinden geçerek sabaha kadar yepyeni besteler yapar. Sabaha karşı gül fidanında eşsiz güzellikte kırmızı bir gül açmıştır, ama bülbül fidanın ayakları ucunda, çimenler arasında, kalbindeki diken ile cansız yatmaktadır.

Delikanlı sabahleyin sonsuz bir sevinç içerisinde kırmızı gülü dalından dikkatle koparıp doğru sevgilisine koşar:

- İşte kırmızı gülü getirdim!

Kız oralı bile olmaz. Çünkü sınıftaki bir başka delikanlı ona dans teklifi karşılığında mücevherler göndermiştir. Delikanlı kırmızı gülü öfkeyle yere fırlatır. O, burada ağlayıp aşkın saçma bir şey olduğunu düşünürken yere attığı gülün üzerinden bir otomobilin tekerleri geçmektedir.

                                                                                   İ.PALA

247
0
0
Yorum Yaz